Ölümcül Boabab - Mehmet Mollaosmanoğlu.

 
 
 

Dünya bir dönme dolap, her türlü ölümlü gibi sende bindin, indin ve bir hikâye bıraktın inerken.

Kitap eleştirisi yapmayalı uzun zaman oldu. Gerçi ilk kitabım Yanlış Adam çıktığından beri eleştiri yapmayı neredeyse bıraktım. Yalan yok, birisi çıkıp “sen önce kendi kitaplarına bak” diyecek diye korkuyorum. Ama Mehmet Mollaosmanoğlu öyle bir şey yapmaz; biliyorum. Zaten kendisi ile tanışmamız, sonrasında benim yazarlığa adım atmam bu sayede olmuştu.

Öte yandan kitap okumak, dahası eleştiri yapmak için doğru bir zamanda mıyım emin değilim. Zira hayatımın en karanlık dönemlerinden birinin içine düşeli iki ay oldu. Belki de en karanlık dönemindeyim ama bunu dile getirmek, sonrasında da ilahi bir kudretin “bak gördün mü istesem daha kötüsünü de yapabiliyormuşum” diyerek beni haksız çıkarmasını istemiyorum.

Neyse, öyle ya da böyle kitaba geçmemiz gerekiyor. Hikayemiz, 5 yıl önce yasa dışı yollarla Afganistan’dan ülkemize gelen sığınmacı Azgar’ın çalıştığı klinik sahibinin ölümünden sonra yaşadığı hafıza problemlerinin sebebinin peşine düşmesi ile başlıyor Azgar bu uğurda kliniğin yeni patronu Jayen ile İstanbul’dan Madagaskar’a uzanan tehlikeli, karmaşık, mistik ama gezilen ülkelerin barındırdığı öğeler sebebiyle rengarenk bir yolculuğa çıkıyor. Bu noktada yazarın ilgi alanı olan Güney Amerika seyahatlerinin meyvelerini de topluyoruz.

Veganlarda gördüğüm ve çok beğendiğim, o sade ve duru anlatım maalesef bu kitapta yerini yine eskiye bırakmış. Tamam, o ilk zamanlardaki zenci aksanı ile konuşan Zeki Müren lehçesi yok ama bir editör bir son okumacının elinden geçen roman her şeye rağmen dublaj Türkçesinden kurtulamamış.

Örneğin kahramanımız Azgar, 25 yaşında, Türkiye’ye 5 yıl önce sığınmak zorunda kalmış bir Afgan. Ama konuşması ve içsesi kesinlikle Afgan gibi değil. Türkiye’ye geldikten sonra öğrendiği Türkçesi ile annesine “Kocan nasıl biri biliyor musun? Ezikliğin getirdiği bir intikamcı, “cahilim ama güç bende” diye başkaldıran bir densiz, kendinden üstün olduğunu fark ettiği insanlara had bildirirse güç kazanacağını zanneden kronik bir hasta…” gibi cümleler kullanabiliyor. Ama buna rağmen aynı konuşmanın devamında Türkçeye tam olarak hâkim olmadığını söyleyecek kadar dürüst ve alçak gönüllü.

En azından vakti zamanında karşılaştığımız Atahunalp, Talaytaytan gibi zorlama isimler yok diye seviniyordum ki, o mesut gülümsemem ismini burada zikretmeyeceğim biri yüzünden dudağımın kenarında donup kaldı. Ben Türkçe’ye aynı anda hem bu kadar uygun hem de bu kadar “yok daha neler” dedirten bir isim görmedim. Tebrik mi edeyim, alay mı edeyim inanın bilmiyorum. İsmi buradan vermeyeceğim, açın kitabı okuyun. Hatta Soner Sarıkabadayı’da okusun, okurken önünü iliklesin. Bir de yetkililerden ricam Matrixteki Neo’nun Türk olma ihtimali araştırılsın.

Kitap 5 ana bölüm dışında bölümlendirilmemiş. Bu sebeple bölümler uzun kalmış. Bölümlerin uzun olması benim açımdan okumayı zorlaştırdı. Ama en başta dediğim gibi bu zorluğun sebebi uzun bölümler değil, benim psikolojik durumum olabilir.

Kurgunun kendisi ve bütünlüğü, başlangıçta bırakılan çapaların sonradan ortaya çıkardığı gerçekler falan gerçekten kusursuz, Amerikan romanlarını/filmlerini aratmayacak cinsten. Klasik örgüt suçları (uyuşturucu, organ, insan, beyaz kadın kaçakçılığı), Güney Amerika efsaneleri, modern zaman komplo teorileri ile enfes bir şekilde harmanlanmış. Bazı yönleri ile yazarın daha önceki ve en güzel romanlarından biri olan Atahunalp Urumgalatlı’nın Amel Defteri isimli kitabını hatırlatıyor. Bunun dışında da alıntı yapılacak, instagramda paylaşılacak onlarca söz öbeği, cümle var. Neredeyse her sayfasında “vay be” dedirten cümleler mevcut. Ancak yine de ilk iki bölüm, anlamlandıramadığım bir şekilde beni zorladı diyebilirim. Gerilim romanı yazmak ile edebi eser üretmek kavramlarını aynı potada eritmek gerçekten zor. Kişisel olarak aksiyon romanlarında ağır edebi anlatımları pek sevmiyorum. Kitap okurken gerçeklerin yüzüme bir tokat vurmasını değil, beni gerçeklerden soyutlamasını isterim daha çok. Okuduğum kitabın bana hayata yeni bir pencereden baktırmasını istesem gider dünya klasiği falan okurum, gerilim romanı değil.

Hepimizin bildiği gibi okur ana karakterle bağ kurmak ister. Başkasını bilmem ama benim açımdan karşılaştığı her kadının ağzının suyunu akıtan bir Afgan karakterle empati kurmak imkânsız. Tabi bunda benim mesleki dezenformasyona uğramamda etkili tabi. Benim adliyede karşılaştığım tüm sığınmacılar suçlu ve problemli tipler.

Aklıma gelmişken umarım bir gün Mollaosmanoğlu’ndan ana karakterin kadın olduğu bir roman okuyabilirim. (KutsalAdalet var gerçi, sayılır mı bilmem) Zira erkek karakterlerin hepsi birbirini andırıyor. Hepsinde müthiş bir zekâ, karşı konulamaz bir maçoluk, sonsuz karizma, çekicilik. E haliyle bunların getirdiği doğal bir özgüven, havada uçan karada kaçan hiçbir dişinin hayır diyemediği, hayır demeyi aklına bile getiremediği… Yeter daa. Bu kitapları erkekler de okuyor; olan var olmayan var. 

Hey! Hadi ama adamım. Bu sadece lanet olası bir kitap. Dublaj Türkçesi ile yazılmış olması kimin umurunda ha, söylesene...

Valla benim umurumda. Dublaj Türkçesi (ya da buna her ne deniyorsa) neredeyse her satırda. Afgan, Magaş ya da başka ülkelerden gelen sığınmacıların hiçbiri göçmen gibi konuşmuyor. Hatta bazen Türk gibi de konuşmuyor. Mesela bu eleştiriyi okuyanlar arasında hayatının herhangi bir yerinde ve herhangi birine “Seni tatlı patates çuvalı” diye hakaret eden biri var mı? Diğer yandan, ocağı batası, yuvası yıkılası, ski kopası Azgar, Türkçe’yi 5 yıl önce, 20 yaşından sonra öğrenen, o yaşa kadar köyünden dışarı çıkmayan, TV bile izleyemeyen Azgar, Türkçe’ye, kelime oyunlarına, romantik salvolara en az benim kadar hâkim.  Ama Azgar’ı bu da kesmiyor, nereden nasıl öğrendiyse B1 seviyesinde İngilizce’de biliyor. Jayen Azgar’a aşık olmasın da ne yapsın kardaş, başka çaresi mi var.

Editörlük ve son okuma işini beğenmedim. Beğenmedim derken, ortada yapılan bir iş göremiyorum. Yayınevinin parasını resmen çarçur etmişler. Onlarca yazım hatasından başka:

Geceyi ayaküstü dolandırıldıkları ve sonra kavga çıkardıkları için karakolda geçiren kadının gün doğumuna bakarak kurduğu ilk cümle “Burası çok huzurlu bir şehir, tatili uzatsak mı?”

Kimin tercihi ya da onayıyla oldu bilmiyorum ama tüm ikilemeler niyeyse bitişik yazılmış; yiyecekiçecek, rakıbalık, çocukmocuk, ikiüç, karıkoca ve daha niceleri. 

 Türk Polisiye Romancılığı'nın Türk Emniyet Teşkilatı'ndan bihaber olması şaka mı...

Türk polisiyesinde sürekli yapılan bir hataya Mehmet Abi’de düşmüş; ne polis ne de jandarma personeli arasında “dedektif” diye bir kadro yok. İleride bir gün Türk Adalet Sistemi ile Türk Polisiyesi arasındaki uçurumu ele almak istiyorum ama sadece istiyorum. Ben tembel, elinden çok ağzı işleyen biriyim. Bu nedenle harekete geçip bu makaleyi yazmam kim bilir ne zamana denk gelir.

Sıklıkla yapılan, okurken okuma akışını/hızını kesen bir durum daha fark ettim. Azgar ya da başka bir karakter kafasının içinden bir şeyler geçirirken, bir şeyler düşünüp yorumlarken araya birden anlatıcının kendi kelimeleri, fikri veya yorumu giriyor. Örneğin;

“… dalgalar kendiliğinden coştu. Azgar bakışlarını fokların üzerinde dolaştırdı, onları huzursuz eden dolunay mıydı? Olduğu yerde başını çevirip etrafı taradı, ayın ışığı Simonstown'ın uzaktaki ışıklarını emmiş, Kogelberg dağlarını çelik çıkıntılar hâlinde devleştirmişti. Körfezdeki dalgalar ayın cilasını yansıtarak titriyor, kıvrılıyor, bükülüyordu. Görünüşte kötülüğün ne izi vardı ne yeli, olan ve olacak her şey soğuk ve güzel gecenin tadıyla doluydu. Oysa görünenin ötesinde görünmeyenin de resmini çizen sanatkârlarla doludur evren, her zaman çalışırlar, bu gece de çalışıyorlardı. Fokların huzursuzluğu arttı, mırıltılar çoğaldı. Sonra birdenbire kocaman bir beyazlık, dalgaların arasında…”

Maşaallah kitapta Boabab ağacını bilmeyen yok. Ayrık otu bitmeyen memleketten göçmüş adamlar bile Boabab’ın hangi iklimde ve hangi şartlarda daha sağlıklı yetişeceği konusunda fikir sahibi. Muhtemelen bu kitapta Boabab ağacını bilenlerin sayısı tüm Türkiye’de bilenlerin toplamından fazladır.

Ya bir de kimse kısa ve net konuşmuyor, hiçbir sorunun tek kelimelik bir cevabı yok. Mesela karakterlerden birine “Akşam yemekte ne var?” diye soruyorsun, aldığın cevap:

[mollaosmanoğlu mod on] “Açlık denen şey kadim Tanrıların insanoğluna dayattığı en büyük yanılsama değil midir? Eğer özgürsen ve mutluysan küf tutmuş bir pirinç tanesi bile Arjantin bifteğinden lezzetli gelir insana, ama faili meçhul bir cinayet mağduru gibi kokuşuk bir ceset mahmurluğu ile uyandıysan o sabaha, taze sıkılmış portakal suyu bile irin aromalı bir katran kokteylidir sadece” [mollaosmanoğlu mod off]

“Yine ıspanak yaptın di mi?”

“Hepsi bitecek diyorum, o kadar.”

Abartıyorsun diyenlerle kitabı okuduktan sona bir daha görüşelim.

Son bölüm olan Madagaskar su gibi akıyor yalnız. Oh be! diyoruz en sonunda. (Azgar ile Jayen de aynısı dedi bence) Yazar Güney Afrika Cumhuriyeti’nin şehirlerinde İstanbul’dan daha fazla zaman geçirdiği için olsa gerek, konu harika ilerliyor. Diğer dört bölümün toplamına harcanandan daha kısa sürede okunuyor. Aksiyon istiyoruz be kardeşim. Edebi olma derdine düşmeden, varoluşsal sancılar çekmeden, evrenin sırlarına erişmeden, göndermeler içinde büzüşmeden, bol baharatlı, leş, ucuz, gürültülü patırtılı aksiyon.

Ez cümle; ben hayatımda Mehmet Mollaosmanoğlu gibi bir adamın var olmasından inanılmaz mutluyum. Bakmayın burada dalga geçtiğime. Eleştirdiğim şeyler olsa da 47 yaşında çömez bir insan, yeni yetme bir yazar olarak her kitabında bir şeyler öğreniyorum. Hayatın boyu çıkacağın tüm yolculuklara ve her yolculuğun getireceği yepyeni kitaplara şimdide selam olsun, iyi ki varsın.

 

 

Yorum Gönder

0 Yorumlar